Belki başlangıçta biraz ters gibi gelebilir. Hatta “bu kadarı da olmaz” diyenler çıkabilir. Ancak, “Şirketleri iflas etmeyen ülkenin, ekonomisi iflas eder” yaklaşımını benimseyenlerin sayısı artıyo...
Belki başlangıçta biraz ters gibi gelebilir. Hatta “bu kadarı da olmaz” diyenler çıkabilir. Ancak, “Şirketleri iflas etmeyen ülkenin, ekonomisi iflas eder” yaklaşımını benimseyenlerin sayısı artıyor. Bu görüşü savunanlar, her koşulda, Türkiye’de şirketlerin iflas etmediğini, bu sürecin yıllar aldığını belirtiyor. 14 yıl süren iflas davaları da buna örnek... Oysa, “koma hali” yerine, iflas, hem şirkete hem de iş dünyasına yarar sağlayacak diyenlerin sayısı artıyor. Talep ise yasal düzenlemenin bir an önce yapılması...
İstanbul Adliye binasını herkes bilir. Her gün onlarca davaya ev sahipliği yapan bu binada, aynı zamanda çok sayıda “iflas” davası da görülüyor. Türkiye’de 1 yılda açılan yaklaşık bin 500 iflas davasının önemli bölümü İstanbul’a ait. Adliye’deki iflasla ilgili veriler incelendiğinde çok ilginç sonuçlara ulaşılıyor. Örneğin, devam eden davalar arasında 14 yıldır sonuçlanmayanlar dikkati çekiyor. Örneğin Orhan Aslıtürk’ün şirketlerine ait davalar 1988 yılında başlamış ve henüz sonuçlandırılmamış. Sadece bu kadar mı? Davalar arasında 10 yıl sürenlerin sayısı da bir hayli fazla...
Adliye Sarayı’ndan gelen bu rakamlara, uluslar arası istatistikler ve Adalet Bakanlığı’nın rakamları da eşlik ediyor. Onlardan da bu tabloyu destekleyen mesajlar var. Dünya Bankası’nın bir araştırmasına göre, Türkiye, “iflas oranı” açısından 30 ülke arasında 22’inci sırada yer alıyor.
“İflas eden şirketlerin toplam içindeki payına” göre hazırlanan araştırmaya göre, Türkiye’deki her 1000 şirketten yılda 9’u iflas ediyor. Bu rakam, İzlanda’da 80, İsviçre’de 76 düzeyinde.
Aslında Adalet Bakanlığı’nın bir istatistiği, bu rakamın neden düşük olduğunu açıkça gözler önüne seriyor. Buna göre, Türkiye’deki mahkemelere 2000 yılında 1514 iflas davası geldi. Bunlardan sadece 459’u o yıl içinde tamamlandı, diğerleri sonraki yıllara sarktı.
İflas yerine, koma hali!
Bu saptamalardan, Türkiye’de iflasın azlığından yakınıyoruz gibi bir düşünce çıkmamalı... İzlanda, İsviçre ya da Güney Afrika.... Bu ülkelerde “iflas” oranının yüksek olması, Türkiye’de şirketlerin daha iyi koşullarda iş yaptığı ya da karlı faaliyet gösterdikleri çıkmaz. Bir yönetici, “Türkiye’de ilginç bir durum var. Şirketler ne kadar zor duruma düşseler, fabrikaları kapansa, her taraflarına haciz gelse de, iflas etmiyorlar. Bir yanda bitmeyen iflas davaları, diğer yandan da ilginç bir yardımlaşma var. Bu tablo, şirketleri koma halinde yaşamaya itiyor” yorumunu yapıyor.
Bu görüşü destekleyen bir değerlendirme de Galatasaray’ın Amerikalı ortağı AIG’nin temsilcisi Paolo Zapparoli’ye ait. Zapparoli, “Kriz var diyorsunuz ama batan şirketiniz yok. Şirketleri kurtarmak için çırpınmayan” sözleriyle, çok önemli bir gerçeğe dikkat çekiyor. Ona göre, ortalık toz duman, çok sayıda fabrika kapanmış, yüzlerce şirket faaliyetini durdurmuş durumda. Bütün bunlara rağmen iflasını açıklayanların sayısı bir elin parmaklarını geçmiyor.
Sağlık göstergesi mi?
İflas, başlı başına kötü bir kavram... Bir şirketin ya da tesisin sonu, üretim ve istihdamın bitmesi anlamına geliyor. Ancak, uzmanlara göre, şirket fiilen bitmişse, iflasının da tamamlanmasında iş dünyasının sağlığı açısından yarar var. Öbür türlü, alacaklı şirket, kişi ve bankaları da zorluyor, sistemin işleyişine zarar veriyor. Bu açıdan Türkiye’de “iflas sürecinin” kolaylaştırılması gerektiği vurgulanıyor. Bir uzman, “İflasa götürmek değil, süreci hızlandırmak gerekiyor. Kimse iflası istemez. Ancak, şirket bu aşamaya gelmişse, 14 yıl süründürmenin de anlamı yok” değerlendirmesini yapıyor.
Ekonomist-gazeteci Ege Cansen, “Şirketleri iflas etmeyen ülkenin, ekonomisi iflas eder” yaklaşımı ile, konuya çok iyi bir açıklama getiriyor. Cansen şu analizi yapıyor:
“Bu önermenin gerekçesi şuydu: İflas, bilindiği gibi, bir şirketin veya işadamının ‘varlıklarının, borçlarını karşılayamaması halidir’. Eğer bir ülkede bu duruma düşmüş firmaların, şu veya bu sebeple iflasına izin verilmezse, bu firmaların ettikleri zararlar, ‘geri dönmeyen krediler’ olarak bankacılık kesiminde depolanacaktır. İster kamu, ister özel olsun, bankaların zarardaki reel sektör firmalarından olan alacakları, bu firmalar tarafından geri ödenmeyeceği gizlenemez hale gelince, buharlaşmış bu tutarlarının, bankaların sermayesinden düşürülmesi gerekecektir. Böylece bankalar, özkaynaksız kalacak ve ülkede banka krizi çıkacaktır.”
Şirket sahibine düşen görev
İstanbul Ticaret Odası Başkanı Mehmet Yıldırım, kriz sonrasında sadece İstanbul’daki şirketlerin iflaslarının 10 bini geçtiğini belirtirken, “Krizden önce bin-2 bin şirket iflası oluyordu, krizle birlikte bu sayı 10 katına tırmandı” diyor.
Ancak, Yıldırım’ın, iflasla, zor duruma düşme kavramını karıştırdığına dikkat çekiliyor. Uzmanlara göre, böyle bir ortamda “koma halinde” kalmaktansa, sürecin tamamlanması herkesin lehine olacak. Hatta Ege Cansen, bu süreci tamamlamanın, şirketin sahibine ve yönetim kuruluna düştüğüne dikkat çekiyor:
“Ekonominin iflas etmemesi için, kara delik haline gelmiş, yani mütemadiyen kredi yutan firmaların zamanında iflas etmesi şarttır. Acz haline düşmek üzere olan, yasal tanımıyla sermayesinin üçte ikisini kaybetmiş şirketlerin yönetim kurulları, firmanın bu durumunu mahkemeye bildirmeye mecburdur. Bu mecburiyetin amacı, hem zor duruma düşmüş şirketin, ‘alacakların, vahşi tecavüzlerinden korunması’ hem de o şirketten alacağı olanların haklarının, ortaya çıkacak karmaşada deve olmamasını temindir. Üstelik şirket sermayesi, henüz tamamen tükenmediği için, belki de firma kalan sermayeyle yeniden yapılandırılacak ve batmaktan kurtulacaktır.
Neden iflas çok zor?
Gelişmiş ülkelerde iflas kurumu, Türkiye’den çok farklı çalışıyor. Bir kere gelişmemiş ülkelerde oldukça yüksek olan iflas riski bu ülkelerde azalıyor. İflas durumu söz konusunda olduğunda ise mevcut düzenlemeler, sürecin hızlı ve adil işletilmesini sağlıyor. Diamond Cluster Danışmanlık şirketi danışmanlarından Cem Uşaklı, “Gelişmiş ülkelerde, örneğin ABD’de sermaye piyasalarının çok daha gelişmiş olmasından ötürü şirketlerin finansal performansları da çok daha yüksek. Bu nedenle işler kötü gittiği zaman çok daha erken farkına varıyorlar” diyor.
Garanti Bankası Genel Müdür Yardımcısı Adnan Memiş, Türkiye’deki şirketlerin iflaslardaki zorluğun, iflas sürecinin uzun ve sıkıntılı bir süreç olmasından kaynaklandığını ifade ediyor. İflas kararı verildikten sonraki sürecin kolaylaştırılması gerektiğini belirten Memiş, “Bunun ekonomiye faydası vardır. Bu sürecin kısalması, üretim araçlarının değerini korurken, katma değer yaratılmasını sağlar. Dolayısıyla, bu istihdam, vergi, milli gelir artışı gibi pek çok olumlu sonuçlar yaratır”diyor.
Bankaların rolü büyük
Doç. Dr. Ömer Faruk Çolak, şirketlerin iflas edememesinin en önemli nedeninin, bankacılık sektörü olduğunu söylüyor ve bu konudaki görüşlerini şöyle açıklıyor:
“Diyelim ki, bir firmaya 10 banka kredi vermiş ve krediler geri dönmüyor. Bu bankalardan bir tanesi firmanın iflasını istediği anda, diğer bankalar kredi borçlarını tahsil etmede zorluk yaşayacakları için, aralarında örtük bir anlaşma yapıyorlar ve firmanın üzerine gitmiyorlar. Bunun yerine firmanın borç ödeyebilme gücünü korumaya çalışıyorlar”.
Bugün adı açıklanmayan pek çok firmanın bu durumda olduğunu belirten Çolak, şirketlerin bu noktaya gelmelerinin nedenlerini ise şöyle anlatıyor:
“Firma bilançoları da, banka bilançolarına benziyor. Pasiflerinin çok önemli bir kısmı yabancı kaynak ve bunlar da kısa vadeli yabancı kaynaklardan, yani kredilerden oluşuyor. Bunun da büyük bir kısmı yabancı para cinsinde.
Dolayısıyla, 21 Şubat’taki kriz firmaları da vurdu ve firmalar ciddi bir şekilde kur farkı yediler. Şirketlerin iflas etme noktalarına gelmelerine talep daralmasından çok bu kur farkı oldu. Kur farkı, şirketlerin gelir ve fon akım tablolarında bozulmalar meydana geldi. Dikkat ederseniz, hiçbir banka büyük bir şirketin iflasını istemedi. Örneğin Toprak Holding’in bankalara ciddi borçları var ama kimse şimdiye kadar Toprak Holding’in iflasını istemedi”.
“Kötüye kullanılıyor”
Şirketlerin iflası için bir mahkeme kararı gerekiyor. Bu karar, şirketin alacaklısının açtığı bir alacak davası sonucunda ya da şirketin yetkili organlarının yapacağı bir başvuru üzerine verilebiliyor. Şirketlerin kendi kendilerinin iflasını isteyebilmeleri için, borca batık olmaları gerekiyor. Borca batık olmak, varlıklarının borçlarını ödemeye yetmiyor olması anlamına geliyor. Mahkeme gerçekten böyle bir durum olup olmadığını inceledikten sonra, iflas kararını veriyor. Alacaklının açtığı davada ise borcun verilen süre içinde ödenmemesi iflas kararı için yeterli.
Türkiye'de iflası süreç olarak zorlaştıran bir neden olmadığını söyleyen Avukat Mehmet Gün, iflas etmenin çoğu zaman kötüye kullanıldığına dikkat çekiyor.
Borçlarından kurtulmak için bir çok şirketin hayali alacaklılar yaratıp mahkemeye başvurarak iflas kararı aldıklarını belirten Gün, “Bu tür şirketler yarattıkları fiktif, yani hayali alacaklılar vasıtası ile iflas tasfiyesini kontrol ediyor ve şirketin mallarını istediği gibi kontrol edip, gerçek alacaklıların alacağını alamamasını ya da uzun bir süre normal faaliyeti iflas kisvesi ayında sürdürüyor. Bu bakımdan iflas alacaklılardan mal kaçırmanın bir yöntemi olarak kullanılıyor” diyor.
Gelişmiş ülkelerde iflaslara başka türlü yaklaşılıyor ve genellikle toplum için daha faydalı ve alacaklılar bakımından da daha adil bir sonuç sağlanıyor. Avukat Mehmet Gün, dünyadaki durumu bir örnekle açıklıyor:
“Örneğin mahalledeki fırıncının iflas etmesi, mahallenin ekmeksiz kalmasına neden olabilir. Burada fırının çalışmasında mahallelinin faydası var. Öte yandan alacaklının alacağını alma hakkı var. Dolayısıyla, fırındaki malları haczetmesine kimsenin itirazı olmaması gerekiyor.
Fırıncının ise bu malları bir arada tutmasına ihtiyacı var, çünkü mallar bir arada olduğunda faaliyetini devam ettirip ekmek üretebiliyor ve borcunu ödeme imkanına sahip oluyor.
Bizde alacaklı malları haczedip, haraç mezat sattırarak konu çözülüyor, dolayısıyla mahalleli ekmek alamıyor. ABD ve İngiltere gibi gelişmiş ülkelerde ise mahkeme alacaklı ve fırıncı arasında bir moratoryum uyguluyor ve fırının idaresini kendi atadığı, gerçekçi olarak ücret verdiği bir kayyıma veriyor. Kayyım hem fırının faaliyetine devam etmesi için çaba gösteriyor hem de fırını mahkemenin de muvafakat edeceği bir şekilde satmaya çalışıyor. Alacaklılar o paradan alacağını alıyor. Tabi kayyım işi pahalıya patlıyor. Ancak, borçlunun mal varlığı talan edilmiyor, ticari işletmeler faaliyetine devam ediyor ve neticesinde mahalleli ekmek almaya devam edebiliyor”.
Türkiye’de iflasın kolaylaştırılması için, öncelikle yasal prosedürün, hem alacaklıların haklarını koruyacak hem de şirketlerin faaliyetlerini kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlayacak şekilde geliştirilmesi gerekiyor. Bugün Türkiye’de iflas kurallarının oldukça ilkel olduğunu belirten Avukat Mehmet Gün, “Bir an önce bu konuda iyileştirile yapılmalıdır” diyor.
İflas Kanunu’nda hileli ya da kusurlu iflasla ilgili hükümlerin etkin olarak uygulanmadığına da dikkat çeken Mehmet Gün, “Yapanın yanına kar kalıyor. Genellikle ve iflas durumundaki şirketlerle iş yapan iyi niyetli bir çok alacaklı alacaklarını alamıyor” değerlendirmesini yapıyor.
Bu konuda hukuken bir şey yapamadığı için kanun dışı yollara başvuranlar da olduğunu belirten Avukat Mehmet Gün, Denizli’de iflas eden bir işadamının, bu tür mal kaçırma işlerine giriştiği ve zarar verdiği için, bir alacaklı tarafından öldürüldüğünü duyduğunu söylüyor.
Türkiye’de iflasın, adalet sisteminin ağır işlemesi nedeniyle de zorlaştığını kaydeden ITO Başkanı Mehmet Yıldırım ise “Yüklü olduğu için bir şirketin iflası hemen gerçekleşmiyor. Bu nedenle birincisi şirket tasfiyelerini kısıtlayıcı bazı süreler koymak, ikincisi, şirket varlıklarını belirli bilanço üzerinden kaybetme noktasına geldiği zaman tasfiye edebilme imkanı sağlamak gerekiyor” diyor.
<b>“KOLAY İFLAS EKONOMİYİ RAHATLATIR”
Ege Cansen/ Ekonomist
Ekonomist Ege Cansen Türkiye’de iflas konusunu en çok inceleyen uzmanlardan biri. İflasların kolaylaşmasının ekonomiye rahatlık getireceğini kaydeden Cansen şöyle diyor:
“İflasın kolaylaşmasının ekonomiye son derece olumlu getirileri var. Bir orman düşünün. Ormandaki her ağacın ideal ömürleri vardır. Ömrü dolan ağaçları kesmek gerekir. Kesilmezlerse, koflaşır, kereste değerleri düşer.
Ayrıca yeni ağaçların yetişmesine engel olurlar. Belli şekilde ağaç kesmek ormanı gürleştirir. Şirketler için de durum böyle. Bir iflas başlamışsa, bunun bir an önce gerçekleşmesi gerek. Biliyorsunuz, iflas, hukuki bir tabirdir. İktisadi açıdan ise bir süreçtir. Borçlarını ödeyemeyen şirketler teknik olarak iflas sürecine girmiş demektir. Bugün Türkiye’de Toprak Holding’den Ceylan Holding’e kadar bu sürece giren pek çok firma var. Bu firmaların iflası için gereken yapılmalıdır”.
<b>İFLAS SÜRECİ NEDEN UZUYOR?
Nida Ergenç/Avukat
“KÜLLİ TASFİYE” ETKİSİ
Bir şeyin düzelmesini istiyorsak, yasanın birbirinden kopuk değil, bağlantılı olması gerekiyor. Krizle birlikte iflaslar yeniden çoğalmaya başladı. Bazıları zorunluluktan, bir bölümü de iyi niyetle, kimisi de kurtuluşu iflasta görüyor. İflas, külli tasfiye olduğu için, krize dayanamadığı için iflas isteyenler oluyor.
Türkiye’de yasalar, ‘külli tasfiye’ diyor. Neden? Mallar eşit dağıtılsın diye. Kimse kimsenin hakkını yemesin, önce davranan büyük pay almasın diye böyle öngörülüyor. Böyle olunca, iflas süreci uzuyor. Bazıları da uzamasını istediğinden, zamana oynuyor. Çünkü, zamanla borcun değeri düşüyor, belki de malları daha iyi fiyatlara satma fırsatı yakalıyor.
<b>FON BANKASI FAKTÖRÜ
Bir de şimdi yeni bir durum var. Yasaya göre eğer alacaklılar arasında fon bankası varsa, fon bankası, iflas idaresine kendi adamını öneriyor. Böyle olunca da devlet memuru oluyor. Bu adam iflası, tasfiye nereden ve nasıl bilsin? Üstelik 6 ayda bitecek deniliyor. Bilinmediğinden tasfiye uzuyor. Bunun üzerine icra reisliklerinden ikinci bir 6 ay için zaman uzatımı istiyor. Bitmeyince, yeniden süre uzatımı istiyor. İflasta bilirkişi seçiliyor. İlk yaptığı iş, defterlerde tahrifat var mı, sermaye borcu var mı diye bakıyor.
<b>İNGİLTERE’DEN BİR ÖRNEK
Yurt dışında nasıl oluyor? En iyi örnek İngiltere’den Asil Nadir’in Polly Peck şirketi. Orada bazı insanlar seçildi. Gelen insanlardan, sonra ortaya çıkacak zararların karşılanması için teminat alındı. Sonra ne yapılıyor? Adamlar istediklerini yapıyor. Nadir’in şirketleri de satıldı ve alacaklılara dağıtıldı, iş kısa sürede bitti.
Bizde de böyle olması için sadece Borçlar Kanunu, İcra-İflas Kanunu ve Ticaret Hukuku’nun değişmesi gerekiyor
<b>“TÜRKİYE’DE DE BİREYSEL İFLAS OLMALI”
Amerika’daki “iflas” istatistiklerini inceleyenler, bu ülkede şirketlerin yanı sıra, bireylerin de iflas edebildiklerini görecekler. Örneğin, American Bankruptcy World’un verilerine göre, 2001 yılındaki iflasların yüzde 97’sini tüketicilere ait olanlar oluşturdu. Üstelik, tüketici iflaslarının payı, son 10 yılda yüzde 80’den yüzde 97’ye yükseldi. Avukat Mehmet Gün, Türkiye’de de bu uygulamanın olmasını ve bireysel iflasların yaşanmasının doğru olacağını düşünüyor:
“Anglosakson ülkelerinde bireyler iflas edebiliyor ve istisnalar dışında işlem yapamıyor. Bu aynı zamanda iflas ile birlikte birtakım ilave masraflar ve giderlerden dolayı kişileri koruyor. Türk hukuk sisteminde bireylerin iflası, borç ödemeden aciz belgesi alınması ve ona bağlı olarak bir kısım kısıntılar getirilmesi şeklinde oluyor.
Türkiye’de de Anglosakson ülkelerde olduğu gibi bireyleri iflas ettirebilmek mümkün olmalı. Bunların herkes tarafından sabıka kaydı alınmasında olduğu gibi toplumun yararına sunulabilmesi gerekli. Kredi kartlarında bankalar belli bir merkezde toplanan kayıtlara erişip bireylerin mali bilgilerini edinebildiklerine göre benzer bir sistem bireysel iflas için de kurulabilir. “
Türkiye’de iflasların sadece krize bağlanmasının yanlış olduğunu söyleyen Diamond Cluster Consulting danışmanı Cem Uşaklı, şirketleri iflasa götüren üç önemli faktör olduğunu söylüyor. Uşaklı bu faktörleri şöyle açıklıyor:
<b>“FİNANSAL TAKİP
Türkiye’de şirketlerin iflasında gözlemlediğim ilk etken, finansal takipteki eksiklikler. Şirketler stratejilerini belirledikten sonra nasıl geliştiğini çok yakından takip etmeliler. Örneğin her ay sonunda tüm mali ve operasyonel sonuçları değerlendirmeleri gerekiyor. Bu Türkiye’de çok eksik. Şirketlerin bir çoğu gerçek mali performanslarını bilmiyorlar veya bunu sürekli takip etmiyorlar. Dolayısıyla şirketin yanlış giden bir yönü varsa kimse onun tam farkında olmuyor. Durumun ne derece kötü gittiğini kimse görmüyor.
Eğer getiriniz maliyetiniz altındaysa, bu şirketin değer kaybettiğini gösterir. Bu uzun vadede, örneğin her yıl üst üste olursa, o zaman şirket kendi kaynağından yemeğe başlayacaktır. Öz sermaye dengesini gittikçe, borçlanmayla kapatmaya çalışacak, bir noktada borç yükü taşınılmaz boyuta gelecektir. Bu da şirketi iflas sürecine taşır.
<b>RİSK YÖNETİMİ
Şirket, yatırım kararları alırken ya da büyük ticari ilişkilere girerken bunların getireceği riski çok iyi ölçülmeli. Riskler olumsuz sonuçlanırsa, şirket birden batabilir. Diyelim ki, şirket belirli kaynağının büyük bir kısmını, büyük bir borç alarak yeni bir işe yatırıyor. Kendini çok büyük riske sokuyor. Bu atılım başarısızlıkla sonuçlandığında, asıl şirketi de alıp götürüyor. Bu, Türkiye’de özellikle orta büyüklükteki işletmelerde çok sık görülüyor.
KURUMSAL YÖNETİM
Üçüncüsü de karar verme mekanizmalarıyla ilgili. Kurumsal yönetim henüz Türkiye’de tam yerleşmediği için, yönetim kurullarının çok objektif karar vermediğini ve bazı durumlarda ailenin işe hakim olduğunu görüyoruz.
Şirketler bu 3 şeyi çok iyi yapsaydılar, krize rağmen çok daha az sayıda şirket iflas ederdi. Türkiye gelişmekte olan bir ülke, haliyle riskli bir ülke. Dolayısıyla, ayakta kalmak için bunları başarıyla yapmak gerekiyor. Türkiye’de krizde de başarılı olan şirketlerin ya da krizden çok daha az hasarla çıkan şirketlerin bir çok şeyi iyi yaptıklarını düşünüyorum”.
Türkiye ve dünya ekonomisine yön veren gelişmeleri yorulmadan takip edebilmek için her yeni güne haber bültenimiz “Sabah Kahvesi” ile başlamak ister misiniz?