5. Dalga Geliyor

1950’lerden sonrası incelendiğinde, değişimin “dalga dalga” geldiği, kendine özgü karakteristikler gösterdiği görülüyor. Mevduat bankacılığıyla başlayan ve günümüze gelen dönemde, bankacılık dört d...

1.04.2003 03:00:000
Paylaş Tweet Paylaş
1950’lerden sonrası incelendiğinde, değişimin “dalga dalga” geldiği, kendine özgü karakteristikler gösterdiği görülüyor. Mevduat bankacılığıyla başlayan ve günümüze gelen dönemde, bankacılık dört dalgayı geride bıraktı. Bankacılara göre şimdi “beşincisi” yaşanıyor. Bu önemli dönemde “konsolidasyon”, mobil bankacılık, şubeleşme, müşteri yönetimi ve yeni gelir kaynakları öne çıkacak…  
 
Türkiye’de bankacılığın tarihi hep Osmanlı Bankası’nın kurulmasıyla yani 1856 yılında başladığı söyleniyor. İktisat tarihçileri ise bu tarihin çok daha eskiye, 1453 yılına dayandığını iddia ediyor. Onlara göre, Fatih’in İstanbul’u fethi öncesinde Galata bankerleri ile yaptığı anlaşmalar ve aldığı borçlarla Osmanlı’da bankacılığın ilk temellerini atıyor.  
 
Ancak, ağırlıklı olarak borç alma üzerine kurulan bu sistem, Osmanlı İmparatorluğu’nun da sonunu hazırlayan gelişmelerden oluyor. Çünkü, zaten borçlu kurulan devlet, gittikçe büyüyen borçlarıyla maliyesin bir hayli zorluyor. Cumhuriyetin ilanından sonra ise bankacılık sistemi kamunun egemenliğinde, oldukça küçük bir yapıda hayatını sürdürüyor. Asıl çıkışını ise 1950’li yıllarda başlayan sanayileşme stratejisi çerçevesinde özel bankalarla birlikte yapıyor.  
 
İşte o tarihten 2000 yılına kadar geçen sürede, bankacılık sektörü 4 ayrı dalgayı geride bıraktı. 2000 yılında başlayan ve hali hazırda da devam eden beşinci dalga ise bankacılığın yapısında önemli değişimlere, yeniden yapılanmalara neden oldu.  
 
1950’li yıllardan, bu zamana kadar geçen süreci, Prof. Dr. Haydar Kazgan, araştırmacı Erol Üyepazarcı, sektör yetkililerinin görüşleri ve Türkiye Bankalar Birliği verilerinden yararlanarak özetledik.  
 
Kamudan özele geçiş  
 
1950’li yılların, yani bankacılıktaki “birinci dalga” döneminin en önemli özelliği, sanayileşme stratejisi olarak özel sektörün desteklenmesi oldu. Bu dönemde özel sermaye birikimi, özellikle 1950’den sonra tarımda makineleşmenin artması ve hızla genişleyen ekim alanları önemli ölçüde arttı. Sanayileşme politikasında meydana gelen değişiklik, etkisini bankacılık sektörü üzerinde de gösterdi.  
 
Bu dönemde özel bankacılık önemli ölçüde gelişti. Milli gelir ve nüfus artışı, 1950’li yıllara damgasını vuran iki önemli etken idi. Ayrıca, şehirli nüfus ve sanayinin gelişmesi, finansal araçlara ihtiyacı artırdı. Özel sektörde para ve kredi kuruluşlarının eksikliği hissedilmeye başlandı.  
 
Bankacılık alanında yapılan yatırımların getirisi yükseldi ve özel bankacılık hızla önem kazanmaya başladı. Piyasadaki en önemli 3 banka İş Bankası, Yapı ve Kredi Bankası ve Türk Ticaret Bankası’ydı. Akbank (1948), Pamukbank (1955) ve Türkiye Sınai Kalkınma Bankası (1950) ise henüz pek bir varlık gösteremiyordu. Pamukbank dışındaki bu bankaların ortak özelliği ise çok ortaklı olmalarıydı. Bir başka önemli gelişme ise yerel bankacılığın ulaştığı boyutlardı. Bazı bankalar, bulundukları ilde önemli etkinlik kazanmışlardı.  
 
Bu dönemde, faiz oranları ve bankacılık işlemlerinden alınacak komisyon oranları hükümetçe belirleniyordu. Dövize dayalı işlem yapma yetkisi ise sadece Merkez Bankası’ndaydı. Bu nedenle şube bankacılığına ve mevduat toplamaya dayalı bir rekabet önem kazandı. Şube bankacılığının yaygınlaşması, yerel-mahalli bankaların tasfiyesi sürecini hızlandırdı. Dönemin en önemli olaylarından biri de 1958 yılında Türkiye Bankalar Birliği’nin kurulması oldu.  
 
Bankalar holding çatısı altında  
 
1960-1970’li yıllar, Türkiye’de “ikinci dalga”nın etkisi hissedilmeye başlandı. İthal ikameci politikanın benimsendiği bu yıllarda, faiz oranları ve döviz kurları gibi temel fiyatlar hükümet tarafından belirlendi. Negatif reel kredi faiz politikası ve ithal girdi maliyetlerini düşük tutma kaygılarıyla, Türk Lirası’nın aşırı değerlenmesine yönelik politikalar izlendi.    
 
Bu dönemde bankacılık, önemli ölçüde devlet kontrolü ve etkisi altında kaldı. Mevduat ve kredi faiz oranları, banka komisyonları ve kredi limitleri, izlenen ithal ikamesi politikası doğrultusunda belirlendi. Bankaların temel işlevi kalkınma planlarında yer alan yatırımların finansmanlarının sağlanması olarak tanımlandı.  
 
Bu dönemde yeni banka kurulmasına izin verilmedi. Özel sektör bankaları, negatif reel faizle topladıkları mevduatları artırmak amacıyla şube bankacılığına yöneldi. Mevcut bankaların yeni şube açmaları teşvik edildi. Küçük bankaların birleştirilerek sabit maliyetlerinin azaltılmasına çalışıldı.  
 
Bu dönemin en önemli özelliklerinden biri de, özel ticaret bankalarının büyük bölümünün holding bankası haline gelmesi oldu. Mahalli bankalar dönemi de 1970’li yılların ortalarına doğru sona erdi.  
 
Bu dönemde, yatırımların orta ve uzun vadeli finansman ihtiyacının karşılanmasında, özellikle Merkez Bankası kredilerinden yararlanıldı. Enflasyon yükselmeye başladı. Ardından yaşanan döviz darboğazını aşmak için alınan “Dövize çevrilebilir mevduat” (DÇM) uygulaması gibi önlemler dış borçların artmasına neden oldu.  
 
“Yuppie” dönemi başlıyor  
 
1980 yılıyla birlikte Türkiye’de ekonomik dönüşüm süreci başladı. ithal ikameci sanayileşme terk edildi, piyasa ekonomisine dayalı, dışa açılmayı ve ihracatı esas alan bir strateji benimsendi. Ekonominin serbest piyasa ekonomisi kurallarına göre yeniden yapılanmasını ve tasarrufların yükseltilmesini sağlamak amacıyla, esnek döviz kuru ve pozitif reel faiz politikası uygulanmaya başlandı. Mali piyasaların serbestleşmesi ve derinleşmesine yönelik düzenlemeler bu dönemde yapıldı. Kastelli gibi bankerlerin ortaya çıkması da “Üçüncü dalga” döneminde yaşandı.    
 
1985 yılında 3182 sayılı Bankalar Kanunu yürürlüğe girdi. Uluslararası denetim ve gözetim sistemi ile uluslararası bankacılık standartları sisteme tanıtıldı. Tek düzen hesap planı uygulaması getirilerek, bilançolar dış denetime tabi tutuldu. Mevduat Sigorta Fonu kurularak, donuk kredilere daha gerçekçi karşılık uygulanması getirildi.  
 
Yine bu dönemde “İnterbank Piyasası” kuruldu. Türkiye’de yerleşik kişilere döviz tutma ve döviz mevduatı açma izni de 1980’li yıllarda verildi.  
 
1982 yılında çıkarılan Sermaye Piyasası Kanunu ile sermaye piyasası araçlarının kullanımı için gerekli yasal ve kurumsal yapı oluşturuldu.1986 yılında İstanbul Menkul Kıymetler Borsası (İMKB) kuruldu. Merkez Bankası, 1987 yılında açık piyasa işlemlerine başladı. 1988 yılında döviz piyasası kurulmuştur. 1989 yılında döviz işlemleri ve sermaye hareketleri serbest bırakıldı. İşte bu dönem, tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de “yuppie”lerin bankacılık sistemine girmesine neden oldu. Bankalarda ilk defa Hazine bölümleri kuruldu.  
 
Tatlı kar dönemi  
 
1990’lı yıllarla birlikte bankacılıkta “Dördüncü dalga” dönemi başladı. TL’nin konvertibilitesi ile başlayan dalga, ekonomide serbest piyasa mekanizmasının işlerlik kazanmasıyla yeni bir ivme kazandı. Çok sayıda küçük ve orta ölçekli yerli banka kurulurken, yabancıların sayısı hızla arttı.  
 
Mevduat/kredi faiz oranlarının serbest bırakılması da sektördeki rekabeti artırdı. Bu da bankaları,  “Klasik mevduat bankacılığı”nın ötesine taşıdı. Kaynak ve plasman çeşitliliği ortaya çıktı. Banka fonlarının bir bölümü sermaye piyasası işlemleri, devlet iç borçlanma senetleri ve hazine bonoları alımı ve döviz işlemlerinde kullanıldı. Yüksek karlılıkları nedeniyle bankaların en gözde bölümleri Hazine oldu. Döviz tevdiat hesapları (DTH) da büyük ölçüde artış yaşandı.  
 
Teknoloji yatırımları, “Dördüncü dalga”nın en önemli gelişmesiydi. Alternatif dağıtım kanalları yavaş da olsa kullanılmaya başlandı. Yine bu dönemde TL ve yabancı borçlanma üzerindeki parasal yüklerin artması, repo ve vadeli döviz işlemlerinin hızla büyümesine neden oldu. Kaynakların bir bölümü “Kıyı bankalarına” yöneldi.  
 
Asya ve Rusya’da yaşanan krizler ve siyasi belirsizlikler, bankacılık sistemini de olumsuz etkiledi. Sermaye gelirlerinin vergilendirilmesi ile ilgili değişiklik, geçici vergi uygulaması ve bankalararası işlemlere getirilen stopaj, mali piyasalar açısından çok ciddi bir şok olarak algılandı. Döneme damgasını vuran en önemli gelişmelerden biri de IMF ile imzalanan anlaşmalar oldu.  
 
2000’li yıllar ve beşinci dalga  
 
2000’li yıllara gelindiğinde ise bankacılıkta tatlı kar döneminin de son günleri yaşanıyordu. Bireysel bankacılık ve alternatif dağıtım kanallarına yapılan yatırımlar arttı. 2001 yılında yaşanan krizde bankacılıkta değişimin başlamasına neden oldu. Çok sayıda banka  TMSF kapsamına girdi, yabancı bankaların etkinliği arttı. Birleşme ve satın almalar da bu dönemde kendini gösterdi.  Bu süreçte bankaların sermaye yapıları güçlendi ve gerçek bankacılık yapar hale geldiler.  
 
Peki beşinci dalganın devamında sektörde neler olacak? Aslında, 2010 yılına kadar planlar tamamen büyüme üzerine kurulu. Ancak, bunun için de enflasyonun düşmesi ve politik istikrarın sağlanması şartı aranıyor. Tabii dezenflasyonist politikaların sektörde yeni bir konsolidasyonu beraberinde getirmesi ise kaçınılmaz. Genel beklenti, alternatif dağıtım kanallarının kullanımı ve işlevinin artması, şube yapılarının hızla değişmesi yönünde. Bunun yanı sıra, sektördeki “uzman bankalar”ın sayısının da artması bekleniyor.  
 
Citibank Genel Müdür Yardımcısı Semih Ergür, “Önümüzdeki dönemde bankacılık daha entegre ve daha yüksek varlığa sahip olacak. Sektörde bir konuda uzmanlaşan, 'niş' bankaların sayısı artış gösterecek” diyor.    
 
Yapı ve Kredi Bankası yetkililerine göre, önümüzdeki dönemde “etkin maliyet yönetimi” uygulayabilen, aynı kalitede hizmeti veya ürünü en düşük maliyetle müşterilerine sunabilen bankalar rekabet avantajı yakalayacak. 2010 yılına kadar teknoloji daha yaygın kullanılacak, katma değeri yüksek yeni ürünler sunulacak ve düşük maliyetli fon bulma şansı artacak.  
 
“MOBİL CÜZDAN DÖNEMİ”  
 
Faik Açıkalın / Dışbank  
 
DAHA FAZLA NOKTADA ŞUBE
Dışbank Genel Müdürü Faik Açıkalın, 2010 yılına kadar özellikle alternatif dağıtım kanallarının kullanımının ve öneminin daha da artacağını söylüyor.  
 
Ancak, bu kanalların şube dışı dağıtım kanallarının müşterilerle daha yakın ve sürekli ilişkiler kurabilmek için değerlendirileceğini ifade ediyor. Açıkalın’ın tahminine göre, banka şubeleri de daha fazla  noktada, ancak daha az personelle hizmet sunacak. Faik Açıkalın 2010 yılına kadar bankacılık sektöründeki dağıtım kanallarıyla ilgili beklediği değişimleri şöyle anlatıyor:  
 
MULTİ MEDYA İLEŞİTİM MERKEZİ “Önümüzdeki dönemde tek tek dağıtım kanalları da kendi içlerinde gelişerek dönüşüme uğrayacaklar. Örneğin, ATM bankacılığı önemini koruyacak. Banka ve kredi kartı kullanımı yaygınlaşsa da, fiziksel para da uzun bir süre cüzdanlardaki yerini muhafaza edecek. Bankaların çağrı merkezleri, müşterilerin telefonunun yanı sıra, chat, web collaboration ve video konferans uygulamalarıyla iletişim kurabileceği ‘Multimedya iletişim merkezleri’ne dönüşecek. Önümüzdeki birkaç yıl içinde finansal ve finansal olmayan işlemlerin şubelere kıyasla daha fazla internet bankacılığı kanalıyla yapılmasını bekliyoruz.  
 
TAŞINABİLİR BANKACILIK Gelecekte mobil terminaller, müşterilerin büyük bir çoğunluğunun sürekli olarak yanlarında taşıdığı ve bankalarıyla en kolay iletişim kurabilecekleri cihazlar olacak. Mobil bankacılık kavramı sadece müşterilerin bankacılık hizmetlerinden yararlanmasıyla kısıtlı da kalmayacak. Mobil cihazlar aynı zamanda birer ödeme aracı haline gelerek, müşterilerin ‘cüzdanı’ haline dönüşecek. Önümüzdeki dönemde tüm bankaların alternatif dağıtım kanalları hizmetlerini ücretli olarak sunmaya başlayacaklarını söyleyebiliriz. Böylece hem bankaların müşterilerine hem de müşterilerin bankalarına bakış açıları değişerek, banka-müşteri ilişkisi daha doğru bir perspektife oturacak.”  
 
“İKİNCİ KONSOLİDASYON DÖNEMİ 2004 YILINDAN SONRA BAŞLAYACAK”  
 
Ergun Özen / Garanti Bankası
 
 
Türkiye’de bankacılık sektörünün son 2 yıldır yeniden yapılanma sürecinden geçtiğini hatırlatan Ergun Özen, önümüzdeki dönemde sektörde yeni bir konsolidasyonun kaçınılmaz olduğunu söylüyor. Ergun Özen’in konu hakkındaki görüşleri şöyle:  
 
“Ülkemizde ikinci bir konsolidasyon sürecinin, 2004 yılından sonra, bu kez dezenflasyonist politikaların yansımaları, daralan kâr marjları ve rekabetin zorladığı verimlilik artışına yönelik birleşmeler sonucunda ortaya çıkmasını bekliyoruz. Böyle bir ortamda, kredi ve mevduat hacmi düşük ve sermayesi yetersiz bankalar, gerek aktiflerini büyütmekte gerekse kârlılıkta zorlanacak. Böylece gönüllü birleşmeler gündeme gelecek. Sektördeki banka sayısı daha da azalacak, büyük bankaların konsantrasyonu artacak, yabancı bankaların payında da artış gözlenebilecek.  
 
Sonuç olarak, önümüzdeki dönemde bankaların, rekabetçi bir ortamda sürdürülebilir gelir kaynaklarını artırma ve müşteri odaklı bankacılık fonksiyonuna dayalı bir hizmet anlayışıyla faaliyet göstermeleri beklenebilir. Yapılan araştırmalar, Türk halkının yüzde 71’inin henüz banka hesabı bulunmadığını gösteriyor. Enflasyondaki düşüş trendine ve kişi başına düşen GSMH’deki artışa paralel olarak, tasarruf eğiliminde de artış olması, bankacılık ürünlerine talebin artmasını sağlayacak. Dezenflasyonist politikalarla birlikte faiz marjları daralacak, buna paralel olarak gerek kredilerin gerekse mevduatın penetrasyonu artacaktır. Dolayısıyla, kredi ve mevduat penetrasyonunun artış göstermesi beklenirken faiz marjları daralacak, sürdürülebilir faiz dışı gelir kaynakları daha da önem kazanacaktır.”  
 
BANKACILIK TARİHİNDEKİ TASFİYELER  
 
Bankacılık tarihine baktığımızda 49 bankanın birleşme, satın alma ya da tasfiye yoluyla tarihin tozlu sayfalarına karıştığını görüyoruz. Bu bankalardan 7’si kamu, 24’ü özel, 4’ü mahalli, 7’si yabancı, diğer 7’si ise kalkınma ve yatırım bankalarından oluşuyor.  
 
Kamu kökenli bankaların 3’ü tasfiye olurken, diğer 4 banka Halk Bankası, Emlak Bank ve Ziraat Bankası bünyesine katıldı.  
 
Özel sermayeli bankaların ise 7’si devredilme ya da satın alma yoluyla tabelalarını indirirken, 17 banka ise tasfiye ya da bankacılık işlemleri yapma izni kaldırılarak tarihteki yerini aldı.  
Yabancı sermayeli bankalardan ise Osmanlı Bankası dışındaki tasfiye yoluyla işlemlerini durdurmak zorunda kaldılar.  
 
Bugüne kadar faaliyeti durdurulan 7 kalkınma ve yatırım bankasının ise 4’ünün bankacılık izni kaldırıldı. 1968 yılında kurulan T. Maden Bankası faaliyete geçmeden kapanırken, TC. Turizm Bankası 1989 yılında Kalkınma Bankası ile birleştirildi. Tefken Yatırım ve Finansman Bankası ise, 26 Ekim 2001 tarihinde Bank Ekspres’i satın aldıktan sonra statüsünü değiştirerek özel sermayeli ticari bankacılık olarak çalışmaya başladı.  
 
“BANKACILIĞIN TEMELİNİ GALATA BANKERLERİ ATTI”  
 
Prof. Dr. Haydar Kazgan
 
 
Prof. Dr. Haydar Kazgan, Osmanlı’da bankacılığın temellerinin Galata bankerleri tarafından atıldığını söylüyor. Galata bankerleri ile ilk ilişkiler ise Fatih’in İstanbul’u fethi öncesine rastlıyor. Haydar Kazgan o dönemi şöyle anlatıyor:  
 
“Osmanlı döneminin kuruluş yıllarında bankacılık hiç yok. Alışverişler de altın ve gümüş sikkeler aracılığıyla yapılıyor. Ancak, Fatih İstanbul’u fethetmeden önce Galata Bankerleri ile işbirliği içine gidiyor. Çünkü Avrupa’dan alacağı silah ve benzeri eşyalar için parası yok.  
Böylece de Osmanlı devleti borç alarak ilk defa bankacılık işlemleriyle tanışıyor. Bu nedenle de Osmanlı da bankacılık Galata’da başladı, devlet borçlu olarak kuruldu diyoruz.  
 
Bundan sonra da Osmanlı İmparatorluğu’nda azınlıkların yeri hep başka oldu. Türkler okuma-yazma, dolayısıyla da hesap bilmedikleri için, para meseleleri hep azınlıklara bırakıldı. Devletin hesapları Galata Bankerleri tarafından yürütüldü. O dönemde Türklerin yaptığı iş ise sadece askerlik.  
 
Osmanlı, 1699 yani Karlofça Anlaşması’na kadar da sürekli futuatla geçiniyor. Yani zengin yerleri fethediyor ve oralardan elde ettiği gelirle hayatını sürdürüyor. Bu nedenle de Anadolu’yu ihmal ediyor. Bana göre de, Osmanlı için sonun başlangıcı aslında bu nokta. Çünkü Anadolu’nun eğitimi ya da gelişimi için bir çaba gösterilmiyor.  
 
Borçlu kurulan bir devlet olduğu için de yıllar geçtikçe bu borçlar büyüyor. 1840 yılında bütçe açıklarını kapatmak için ilk kağıt para basılıyor. Ancak bu da borçların kapatılmasına yetmiyor. Sonrasında ise, bankerlerin işlevini gerçekleştirmesi için 1847 yılında İstanbul Bankası kuruluyor. Bu banka 1852 yılında kapanıyor. Osmanlı Bankası ise 1856 yılında kuruluyor.”  
 

Türkiye ve dünya ekonomisine yön veren gelişmeleri yorulmadan takip edebilmek için her yeni güne haber bültenimiz “Sabah Kahvesi” ile başlamak ister misiniz?


İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR

Yorum Yaz