Zafer Kurtul / Akbank Genel Müdürü Akbank Genel Müdürü Zafer Kurtul, yeni dönemle birlikte bankacılığın da yeniden yapılancağını, sektörde taşların yerinden oynayacağını söylüyor. Ona göre, önümü...
Zafer Kurtul / Akbank Genel Müdürü
Akbank Genel Müdürü Zafer Kurtul, yeni dönemle birlikte bankacılığın da yeniden yapılancağını, sektörde taşların yerinden oynayacağını söylüyor. Ona göre, önümüzdeki 5-7 yıl içinde, Türkiye’de 4-5 büyük banka piyasada hakimiyet sağlayacak. Geriye kalan 30-40 küçük-orta ölçekli banka ise farklı finansak kurumlar olacak. “Kurtul, “Bunlar, belirli alanlarda uzmanlaşmış ‘niche player’lar olacak. Önümüzdeki dönemde bizim için ‘chalenge’ bu niş kurumlarla rekabet etmek olacak” diyor.
Finans sektöründe büyük bir sıkıntı yaşanıyor. Bunda, yaşanan krizlerde en büyük darbeyi, başta bankalar olmak üzere finans sektörünün yemesi etkili oldu. Repolara verilen yüksek faizler, düşük faizlerle alınan Hazine bonoları ve geçtiğimiz yıl açılan uzun vadeli tüketici kredileri ile açık pozisyonlar, sektörün ana zarar kalemleri olarak sıralanabilir.
Oluşan büyük zararlara rağmen, kriz ortamındaki yüksek likiditeleriyle öne çıkan, krizi en az hasarla atlatan bankalar da oldu. Bunlardan biri de Akbank… Akbank’ın yeni genel müdürü Zafer Kurtul, kasım ve şubat aylarındaki krizlere hazırlıklı girdiklerini söylüyor.
Krize hazırlık amacıyla Hazine bonolarını azaltan ve likiditesini yükselten Akbank, pozisyonunu koruyor mu? Sorunun yanıtı “hayır”. Zafer Kurtul, bir süreden beri Hazine bonoları ihalelerinden yaptıkları alımlarla, bono portföylerini yeniden büyütmeye başladıklarını söylüyor.
Tüketici finansman şirketi Benkar’ı satın alarak bireysel bankacılık piyasasındaki paylarını artırmak istediklerini söyleyen Kurtul, “Şu anda kart pazarındaki yüzde 8 olan payımızı yüzde 20’nin üzerine yükseltmek istiyoruz” diyor.
Akbank’ın genel müdürü Zafer Kurtul, bankanın yapısı, ileriye yönelik stratejileriyle ilgili soruları yanıtladı ve sektörle ilgili değerlendirmelerde bulundu:
Son 6 aylık dönemde ardı ardına iki önemli kriz yaşadık. Ekonomideki kriz dalgaları sizi nasıl etkiledi?
Aralık ayında yaşanan kriz öncesinde, biz temmuz ve eylül aylarında bono portföyümüzü küçülttük ve sabit getirili aktiflerimizin vadesini kısalttık. 2000 yaz aylarında faizlerin çok düştüğünü düşünmekteydik ve bu doğrultuda likiditemizi artırdık. Bono portföyünün azalmasıyla oluşan TL kaynaklarımızı, bankalar, İMKB ve interbank’ta kısa vadeli olarak plase ettik.
Tabii banka, özellikle likit olduğu için, faizlerin yüksek olduğu bir ortamda zarar etmiyor. Ancak, vade yapısı biraz daha uzun olan bono portföyü zarar ediyor. Ayrıca, TL kredilerden, özellikle tüketici kredilerinden zarar ediliyor. Çünkü, orada vade yapısı nispeten uzun, faiz oranları sabit. Ama bankada bu iki portföyün aktif içerisindeki payı, nispeten daha küçük ise ve kısa vadeli likidite fazlaysa, banka kâr-zarar açısından, böyle bir ortamda fazla zarar görmüyor.
Ya şubat krizinde?
Şubat ayındaki likidite krizi, devalüasyon gününe kadar TL piyasalarda, devalüasyondan sonra ise döviz piyasasında gözüktü. Şubat krizinde bankalar, devalüasyon ve piyasadaki likiditenin kaybolmasıyla zarar gördüler. Likiditesi yüksek olan bankanın gördüğü zarar nispeten daha azdır ve Akbank, likiditesi yüksek olan bir banka. Şubat krizinde devalüasyondan kaynaklanan zararı, likiditemiz sayesinde kısa sürede telafi ettik.
Bu krizin bir diğer negatif etkisi, yurtdışı bankalarla ve yurtdışı yatırımcılarla olan ilişkiler açısından oldu. Türkiye’nin ülke rating’i düştüğü ve ülke riski arttığı için, Türk bankaları olarak hepimiz daha riskli hale geldik. Doğal olarak da risk primlerimiz yükseldi. Sonuçta fonlama maliyetimiz arttı ve o açıdan bakıldığında, biz de negatif etkilendik.
Bu durumu pozitife çevirecek etkenler, ne tür gelişmeler var?
Pozitif durum, Türkiye’deki mali sektörün yapısıyla ilgili. Önümüzdeki dönemde daha değişik bir sektörel yapıda faaliyet göstereceğimizi bekliyor, ümit ediyoruz.
Yeni programın bize anlattığı önemli değişiklikler var. Program, “Devlet bankaları, çiftçi ve esnafa artık ucuz kredi vermeyecek, görev zararı oluşturacak yükümlülük altına girmeyecek. Artık devlet bankaları politik krediler vermeyecek” diyor.
Bu ikisi gerçekleştiğinde, devlet bankalarının TL likidite ihtiyacı kalmayacak ve devlet bankaları TL vadeli mevduat piyasasından çekilecekler. TL vadeli mevduat faiz oranları artık rasyonel ve piyasa koşullarına uygun olarak belirlenecek.
Özel bankaların TL vadeli mevduat piyasasındaki pazar payları artacak. Biz her zaman haksız rekabetten şikayet ediyoruz. Örneğin, bizim 600 şubemiz var, fakat TL vadeli mevduat piyasasında pazar payımız sadece yüzde 4.5. Bu son derece küçük bir pazar payıdır. Yalnız biz değil, diğer büyük şube ağı olan bankaların da TL vadeli mevduat pazar payı bizden yüksek değil. Bunun nedeni, devlet bankalarının bugüne kadar uyguladıkları rasyonel olmayan faiz politikasıdır. Bu yüksek faiz politikası, ülkenin faiz sistemini bozmaktaydı.
Bundan dönüş başladı mı?
Evet, başladı. Artık devlet bankaları, bu konuda önemli mesafeler kaydediyor ve vadeli piyasalardan çekiliyorlar. Dolayısıyla, piyasadan çekilmeye katlanabiliyorsa, o kadar yüksek faiz vermesi gerekmiyor.
Mevduat sahipleri için faiz oranı konusunda duyarlılık vardı. Duyarlılık faiz oranından güvene mi döndü?
Evet, kesinlikle güven ve kaliteye bir dönüş var. Örneğin, Döviz Tevdiat Hesapları’na (DTH) baktığımızda, 2001’in ilk 3 ayında, DTH miktarının 38 milyar dolardan 33 milyar dolara düştüğünü, ama Akbank’ın payının yüzde 9.4’ten yüzde 10.3’e çıktığını görüyoruz. Döviz mevduatında daha serbest ve doğru bir rekabet var. Bu piyasada kamu bankalarının TL mevduat faizleri gibi, bir politika izlemediğini görüyoruz.
Mali sektördeki sorunların asıl nedeni, sınırsız mevduat güvencesidir. Sınırsız mevduat güvencesi ve zayıf denetim kötü yönetim ile birleşince mali sektörde sorunlar kaçınılmazdır. Fona devredilen bankalar, DTH ve TL hesaplara çok yüksek faiz verdiler. Sınırsız mevduat güvencesinin olduğu sistemde, mevduat sahibinin risk endişesi olmuyor ve yüksek faiz veren bankaya parasını yatırıyor.
Halihazırdaki mevzuata göre 50 milyar TL tutara kadar bireysel mevduat güvence altında bulunuyor. Fakat uygulamada sorunlu banka Mevduat Sigorta Fonu’na devredilerek mevduat güvence kapsamı genişletiliyor. Bizce bu uygulama sürdürülemez. Artık mevduat sahibi için güven önemli hale gelmiştir.
Sizce bu ortamda atılabilir mi? Yoksa biraz daha beklemek mi gerekiyor?
Bizce, hiç beklememek gerekiyor. Çünkü, sınırsız güvence devam ettiği sürece, mali sektörün bozulma eğilimi artmaktadır. Şu anda güvence kaldırılacak olursa, belki çok küçük birkaç banka bundan zarar görebilir. 13 banka zaten fona devredilmiş durumda. Kalanlara baktığımızda, şu anda sınırsız devlet güvencesi kaldırıldığında zarar görecek banka sayısı çok az ve sistemin çoğunluğu şu anda kuvvetli ve bunun bir an önce yapılması gerekiyor.
Kötü yönetilen, probleme giren bankaları Mevduat Sigorta Fonu’na devrederek, bankanın tüm taahhütlerini güvenceye almak sürdürülemez bir uygulama. Bu uygulama var olan sorunların büyümesine neden olduğu gibi, ekonomideki faiz sistemini de bozuyor. Bizce bu konuda cesur kararlar alınmalı ve süratle adımlar atılmalı. Burada birkaç banka zarar görebilir ama birkaç banka yüzünden bütün sistemi, yanlış yöne sevk eden kararlar alınmamalı.
Sektörde yeni yapılanmadan bahsettiniz. Yeni yapılanma nasıl şekillenecek? Önümüzdeki dönemde nasıl bir yapı göreceğiz?
Önümüzdeki 5-7 yıl içerisinde, Türkiye’de 4-5 büyük banka piyasa hakimiyeti sağlayacak. Buna “multi-specalist” bankalar diyorlar. Her ürün grubunda, önemli pazar payları olan banka tipi. Geriye kalan 30-40 tane küçük-orta büyüklükte, finansal kurumlar olacak. Bunlar, belirli alanlarda uzmanlaşmış “niche player” olacaklar. Bu kurumlar, banka olabileceği gibi, bir yatırım bankası, leasing, tüketici finansman şirketi de olabilir.
Önümüzdeki dönemde bizim için “challenge”, bu niş kurumlarla rekabet etmek olacak. O da kolay değil, çünkü bunlar uzmanlaşmış kurumlar. Piyasalara daha iyi odaklanmış ve rekabet etmemiz gereken rakipler. Akbank olarak hedefimiz, önümüzdeki 10 yıl içerisinde aktif büyüklüğü ve piyasa payı olarak en büyük banka olmaktır.
Şu anki duruma baktığımızda, küçük ve orta boy birtakım bankaların da, “multi-specalist” banka gibi faaliyet gösterdiklerini görüyoruz. Her ürün gruplarında belirli pazar payları var. Önümüzdeki dönemde bu stratejiyle devam etmek çok zor olacak diye düşünüyorum. Çünkü, bu şekilde baktığımızda, küçük pazar paylarıyla rekabet avantajı yakalamak, maliyetleri kontrol edebilmek mümkün değil.
Yani, yeniden yapılanma kaçınılmaz hale gelecek diyorsunuz...
Evet, öyle diyebiliriz. Bu ya birleşme ile olabilir veya bankalar, önemli strateji değişiklikleri yapmalı.
İlk 5 büyük içerisinde, yabancıların payı ne olacak? Büyüklerin yanında, yabancıların ağırlığı artacak mı?
Yabancı bir bankanın sıfırdan bu büyüklüğe ulaşması, pek mümkün gözükmüyor. Ancak, banka satın almalarıyla bu büyüklüğe ulaşmaları mümkün olabilir. İleride yabancıların banka satın almalarda aktif olacaklarını düşünüyorum.
Siz daha önce de yabancı bankalarda çalıştığınız… Bu söylediğiniz süreç kısa mı, yoksa bir süre daha beklemeyi mi tercih edecekler? Sizce sürpriz bir haber gelecek mi, kısa sürede?
Yabancı bankanın hangi büyüklükte gireceği önemli. Veya küçük, orta boy bankayı konuşuyorsak, bunu kısa sürede duyabiliriz. Geçmiş aylarda bazı bankalara olan yabancı ilgisini gördük. Tabii daha zor olan 4-5 büyük bankayla ilgili bir adım atılması. Türkiye’nin politik ve ekonomik yapısının istikrar kazanması yabancıların özellikle büyük adım atma kararlarında çok ağırlığı olan faktörler.
Siz hep Deutsche Bank ile anıldınız. Gerek banka, gerek Sabancı Üniversitesi’yle yapılan ortak toplantılara imza atıyorsunuz.
Eğer bir yabancı finansal kurum Türkiye’ye ilgi duyuyorsa, muhakkak bizle konuşuyor. Akbank, bir yabancının ilgi göstermesi için çok doğru bir banka. Bunun birkaç nedeni var. Bir tanesi, Akbank, mali kesim dışında hiç iştiraki olmayan bir banka. Dolayısıyla biz buna “pure”, saf bir banka diyebiliriz. Akbank, tamamen bankacılığa hedeflenmiş, odaklanmış bir banka. Bu özellik, bir yabancı banka için bir rekabet avantajı. Bunu önümüzdeki yıllarda daha iyi göreceğiz.
İkincisi Akbank, çok şeffaf bir banka. Bilançomuza baktığınız zaman, çok anlaşılabilir ve şeffaf olduğunu görüyoruz.
Üçüncüsü, Sabancı Grubu’nun bu tip yabancı şirketlerle ortaklık kültürü var. Bildiğiniz gibi Sabancı Gurubu’nun, birçok uluslararası şirketlerle yaptığı ortaklıklar var.
Bunları üst üste koyunca Akbank, Türkiye’ye yatırım yapmak isteyen bir yabancı banka için, çok önemli bir kurum. Tabii burada bizim şube ağımızı, pazar payımızı düşündüğümüz zaman, bireysel banka stratejisi olan bir yabancı banka için bu amacına ulaşmış oluyor. Bunun yanında, bizim kurumsal bankacılıkta çok kuvvetli olduğumuzu görüyorsunuz.
Benkar’ın (Advantage) çoğunluk hissesinin alınmasıyla birlikte, nasıl bir sinerji doğacak? Neden buna gerek duyuldu?
Kredi kartları işimiz, bireysel bankacılık stratejimizin çok önemli bir parçası. Hedefimiz, kredi kartı pazar payını artırmak. Şu anda harcama cirosuna bakıldığında bizim yüzde 8’e yakın bir pazar payımız var. Amacımız bunu yüzde 20’lerin üzerine çıkarmak. Zaten, Akbank’ın POS tarafındaki pazar payı yüzde 20’nin üzerinde.
Benkar ile ön anlaşma yapıldı, fakat hisse devri henüz gerçekleşmedi. Hisse devri gerçekleştikten sonra çoğunluk hisse Akbank’a geçecek. Benkar ile Akbank arasında çok önemli sinerjiler var. Benkar açısından baktığımızda, Benkar bugüne kadar çok başarılı oldu. 1.4 milyon kredi kartı müşterisi, 180’den fazla üye işyeri ve kredi kartı 3 binden fazla mağazada geçerli. Benkar’ın harcama cirosu 500 milyon dolar ve pazar payı da yüzde 8-9 gibi.
Tüketici kredilerinden zarar edildi. Ya kurumsal krediler tarafında nasıl bir politika izlendi?
Kriz döneminde kredileri hiç kesmedik, devam ettirdik. Sadece kredi riskini, kredibiliteyi daha titiz inceledik. Ama rakam olarak büyük krediler kullandırdık ve kullandırmaya da devam ediyoruz. Dolayısıyla krediler konusunda banka, yılın ikinci yarısında pazar payını artıracak ve daha etkin olacak. Özellikle büyük müşteri segmentindeki kredi portföyündeki pazar payımızın yüksek olduğunu görüyoruz. Küçük firmalarda daha düşük pazar payına sahibiz. Krediler pazar payımız 2000 yılı sonunda yüzde 10’dan 2001 ilk 3 ay sonunda yüzde 12’ye yükseldi. Özel bankalar, kredi pazar payımız ise yüzde 19. Sorunlu kredilerimizin toplam plasmanımıza oranı, 2000 yılı sonu itibariyle yüzde 1.6 olarak gerçekleşti. Bu yıl, oran biraz daha yükselebilir; belki yüzde 2-2.5’e yükselebilir.
Bu yıl GSMH’nin küçülecek olması nedeniyle, özellikle küçük boy firmalarda dikkatli bir kredilendirme stratejisi izliyoruz. Ama biliyoruz ki, Türkiye’de enflasyon düşme sürecine, ekonomide büyüme dönemine girildiği anda küçük ve orta boy firmaların kredileri ve diğer bankacılık işlemleri açısından çok ciddi bir potansiyel var. Şu anda bu potansiyele cevap vermek için hazırlık yapıyoruz. Risk konusunda biraz daha rahat ettiğimiz zaman, ki bu biraz ekonomik büyüme ile gelecek, pazar payımızı önemli düzeyde artırabilecek durumdayız.
Piyasada, mart-nisan aylarına göre canlılık işaretleri var. Finans piyasaları için de aynı durum söz konusu mu?
Evet, denilebilir. Döviz kurlarında bir istikrar ve faizlerin de düşme trendinde olduğunu görüyoruz.
Kriz ortamındaki yüksek likidite durumu devam ediyor mu?
Biz, banka olarak faiz oranlarında düşme bekliyorduk. Bu beklenti doğrultusunda son ihalelerde Hazine bonosu alımlarını biraz daha artırdık ve Haziran 2000’den bu yana düşüş trendinde olan bono portföyü, yeniden artış trendine girdi ve biraz daha büyüttük. Bu mart sonu bilançomuzda gözüküyor, haziran ayındaki bilançoda da görülecek. Hazine bonosu portföyümüzün yıllık bileşik getirisi yüzde 100. Bizce bu çok başarılı bir getiri. Ortalama vadesi ise 110 gün. Aktiflerimizin vade yapısını faiz oranlarındaki düşme beklentimiz paralelinde artırdık ve bu karar da çok doğruydu.
Bir ara Demirbank ile ilgilendiniz ama teklif vermediniz. Yeni dönemde, “niche player” grubundaki kuruluşlarla rekabet etmek için, satın alma, ortaklık yoluna gidilecek mi?
Zaten, bu yönde adımlar attık. Örneğin Benkar da çok başarılı bir niche player. Bu tür çalışmalar olabilir. Bu aslında çok teknik bir inceleme. Bankada bir ekip oluşturduk ve ekibimiz hedefler ile ilgili detaylı incelemeler yapıyor. Bankamıza yaratacağı sinerji, müşteri segmenti, dağıtım kanalları, bankamızın öz sermaye getirisine, hisse senedi fiyatımıza getireceği katkı, bütün bunlar çalışılarak bu tip kararlar veriyoruz. İşin stratejimize uyması gerekiyor. Banka, bu tür fikirlere açık.
Kriz ortamında özel bankacılık faaliyetini başlattınız. Kriz ortamında özel seçilmiş bir tarih miydi, yoksa o döneme mi denk geldi?
Özel bankacılık departmanının kurulmasının, krizle ilgisi yok. Zaten, çok daha önceden planlanmış bir yapı, organizasyon idi. Bu müşteri segmentine, bireysel bankacılık departmanıyla ulaşmak istiyorduk. Çok daha önceden düşündüğümüz, kararlaştırdığımız bir stratejiydi. Kriz düzelince, özel bankacılık departmanı daha da büyüyecek ve faaliyetimiz artacak. Akbank, özel bankacılık, 250 bin doların üzerindeki portföylerin yönetimini yapıyor.
Bireysel kredilerde büyüme öngörülüyor. Bir ayağını Benkar oluşturacak. İpotekli kredilerde önemli bir pay almak istiyorsunuz… Yeni dönemde ipotek kredilerine mi odaklanacaksınız?
Tüketici kredilerinde beklenen büyümeye ulaşabilmemiz için enflasyonun düşmesi ve daha istikrarlı bir ekonomik ortama girmemiz gerekiyor. Bizim, bu yıl için enflasyon beklentimiz, programın biraz yukarısında olacak. Dolayısıyla, enflasyonda bir artış olacak. Umarız ki, 2002’de enflasyonda yeniden bir düşüş trendine gireriz. Dolayısıyla, tüketici kredilerinin büyümesi için, enflasyon seviyelerinin düşmesi gerekiyor.
Risk yönetimi konusunun üzerine çok konuşuldu… Hazine bonolarına çok yatırım yapıldı deniliyor. Ticari ve kurumsal kredilerde zaten sorunlar var… Aktifler nereye yatırılacak ki, risk yönetimi daha iyi hale gelecek?
Tabii ki her bankanın bir risk yönetim politikası olmalı ve banka riskini yönetmeli. Bankanın risklerini kontrol eden bir diğer yapı da piyasalardır. Piyasalar da bankayı, risk yönetimi konusunda zorlar.
Örneğin, bir kurum diğer bir kuruluşa kredi verirken, bir limit tahsis eder ve riskinizi bir şekilde kontrol eder. Fakat, şu anki piyasaya baktığımızda, örneğin İMKB piyasasında, borç alan kurumların hiçbir limiti yok. Dolayısıyla geçen yıl sonunda yaşanan problemlerin önemli bir nedeni de İMKB piyasasıdır. Çünkü, bir banka bono portföyünü fonlamak istediği zaman, İMKB piyasasından istediği miktarlarda borçlanması mümkün. Dolayısıyla, bu konular da çok önemli.
Yeni alternatifler ne olacak? Var olan aktifleri, yeniden mi yapılandıracağız, yoksa yeni alternatifler mi yaratacağız?
Risk yönetiminde, operasyonel, krediler ve piyasa risklerini bankalar ölçecekler. Burada konuştuğumuz, Hazine bonolarında, piyasa risklerinin kontrol edilmesi. Bu sistemlerle piyasa risklerinizi ölçüyor olabilirsiniz. Bu istatistiki bir model, geçmişe bakarak bir şekilde, portföyün belli bir olasılık oranıyla, portföyünüzün ne kadar kaybı olabileceğini biliyor olacağız. Tabii bu miktar, banka tarafından kabul edilebilecek bir seviye midir? Buna banka karar verecek ve bu doğrultuda sermaye bağlayacak. Bu bir disiplin ama her şeyi çözecek bir durum değil. Yine kendi politikalarıyla daha fazla risk de alınabilir. Tabii ki, mevzuat bunu bir miktar sınırlayabilir. Özellikle İMKB piyasasını örnek verilebilir. Bu konunun yeniden düzenlenmesi gerekiyor. Örneğin, Merkez Bankası’nın interbank piyasasında, belirli limitler doğrultusunda işlem yapılabiliyor. İMKB piyasası da buna paralel, sistemi disipline edici şekilde yapılandırılmalı. Yani, bir bankanın istediği kadar fon temin edebileceği bir imkan yaratmamalı.
“ADVANTAGE GÜÇLÜ KREDİ KARTI HALİNE GELECEK”
Advantage’ı aldığınızda siz bu yapıya ne ekleyeceksiniz?
Böyle bir kredi kartının çok başarılı olması için, üye işyerlerinin belirli sektörleri kapsaması gerekiyor. Bunlardan ilki giyim… Giyimde, Beymen Grubu çok kuvvetli ve diğer şirketleri de hesaba katınca, giyim sektöründe Advantage rakipsiz. Kartın akaryakıt dağıtım şirketi, BP ve bu da olması gereken bir sektör.
Eksik olan ise gıda… Biz buna gıdayı ve otomotivi ekleyebildiğimiz zaman çok önemli ve rakipsiz bir kart yaratmış oluyoruz. Benkar, tüketici finansman şirketi olduğu için, Visa, MasterCard veya American Express lisansı yok. Akbank, Benkar’ın hissedarı olunca, karta lisans ekleyebileceğiz. Artı, Akbank ile gelecek finansman desteği ve pazarlama yeteneğini, çapraz satış imkanlarını da eklediğiniz zaman, Advantage herkesin sahip olmak isteyeceği çok güçlü bir kredi kartı haline gelecek. Dolayısıyla biz önümüzdeki dönemde, çok önemli bir pazar payı artışı gerçekleştireceğimizi düşünüyoruz.
“YENİDEN YAPILANMADA SON AŞAMAYA GELDİK”
Yeniden yapılanma projesi, ne aşamaya geldi?
Piyasa koşulları, 1-2 ay bu işlerimizi biraz geciktirdi. Ama şu anda, biz tüm gücümüzle bu çalışmalarımıza başladık. Üzerinde çalıştığımız 2 büyük proje var. Bunlardan bir tanesi, genel müdürlüğün yeniden yapılandırılması. İkincisi ise şubelerin yeniden yapılandırılması ve operasyonun merkezileştirilmesi. Şu anda da operasyonlar büyük ölçüde merkezi. Ama bunu biraz daha ilerletmek istiyoruz. Şubeleri biraz daha pazarlama ve satış ağırlıklı hale getireceğiz, işleri basitleştireceğiz, bürokrasi azalacak. Bunun da süresi, 15 aylık bir proje ve henüz başındayız.
Bittiği zamanki tablo nasıl olacak?
Servis kalitesi olarak çok önemli bir etkisi var. Hızlı, hatasız servis… İkincisi, yeni ürünler sunma, müşteri ihtiyaçlarına daha etkin cevap verme, stratejilerimizi daha kolay ve hızlı uygulayabilme olanağı, pazar payımızda artış, kârlılıkta artış… Hem pazar payı ve ürünlerimizle ilgili gelirlerimiz artıyor, ayrıca, daha verimli çalıştığımızdan dolayı masraflarımız düşüyor… Buradaki hedefimiz, öz sermaye getirimizi yükseltmek, hisse fiyatımızı yükseltmek ve bankanın hissedar değerini artırmak.
Şube organizasyonunda, personel sayısında bir değişim, küçülme veya büyüme olacak mı?
Bankada personel sayısında bir düşüş olmuyor. Fakat, daha çok pazarlama odaklı, satış yapan bir banka haline geliyoruz. Şube sayısında da bir azalma olmuyor. Şube yapılarında bir değişim olabilir.
Şu anda tek tip şube diyebileceğimiz bir yapı var. Ama, daha farklı tip şubeler olabilir. Bazı yerlerde yeni şubeler açabilir, bazı yerlerde kapatabiliriz. Bu verimlilikle ilgili olacak. Ama şube sayılarında bir azalış değil, artış öngörüyoruz.
“İYİ İŞLEYEN HUKUK SİSTEMİ MALİYETLERİMİZİ DÜŞÜRÜR”
Bankaların sorunlu kredileri artıyor. Bu problem sizce nasıl çözülecek?
Bankalar, idari yönden problemlerini çözmek ister. Biz de müşterilerimizle bir araya geliyor ve idari yönden bunları çözüyoruz. İdari olarak çözemediğimiz zaman, dosya takibe aktarılıyor. Hukuk sistemimizin iyi çalışması ve daha çabuk sonuç alabilmemiz gerekiyor.
Hukuk sisteminde kredi veren kurumun haklarını biraz daha fazla koruması gerekiyor. Şu anda daha çok borçluyu koruyan bir sistem var. En azından bunun dengede olduğu, daha adil, daha çabuk işleyen bir hukuk sistemi olması gerekiyor. Bu sağlandığında, aracılık faaliyetlerimizin maliyetleri düşmüş olacak ve biz de kredi müşterilerimize daha iyi koşullarda kredi veriyor olacağız.
“YENİ YASA İÇİN GÖRÜŞÜMÜZ OLUMLU”
Yeni Bankalar Yasası, TBMM’den geçti. 1999 sonunda, IMF ile anlaşma yapılmadan önce, yasa yeniden düzenlenmişti. 1.5 yıl sonra yasa, yeniden düzenlendi. Sizin değişikliklere bakışınız nedir? Bir yıl sonra yeni bir değişiklik bekliyor musunuz?
Bizim görüşümüz, olumlu. Burada önemli olan, mevzuatın uygulanması, denetimlerin eksiksiz yapılması ve denetimin güçlü olması. Bu sistemin sağlığı açısından çok önemlidir.
İkincisi, sınırsız mevduat güvencesinin kaldırılması. Şu anda, bankaların yurtdışı taahhütleri de garanti altında. Bu repitasyonumuzu negatif etkileyen bir durumdur. Çünkü, bizim kredibilitemiz tamdır ve yurtdışı borçlanmamızı sağlayabilecek durumdayız ve kesinlikle bu tip garantilere ihtiyacımız yok. Dolayısıyla düşündüğümüzde, bu bizi küçük düşürücü bir durum ve bizim bu tip garantilere ihtiyacımız yok.
Türkiye ve dünya ekonomisine yön veren gelişmeleri yorulmadan takip edebilmek için her yeni güne haber bültenimiz “Sabah Kahvesi” ile başlamak ister misiniz?